Ekim 17

P. O. P .

 

René Magritte
René Magritte

Tam da dünkü yazımın üstüne, söylediklerimi onaylar biçimde bir olay gerçekleşti bugün. Sosyal mecrada oldukça yer kaplayan olay; filme uyarlanması düşünülen “Kürk Mantolu Madonna” kitabının magazinciler tarafından cahilce eleştirilmesi. Link vermem hiç hoş olmaz, zaten şu an her yerde bu konu konuşuluyor. Sabahattin Ali mezarında ters döndü, artık eminiz. İşte tam da bahsettiğim şey buydu.

Geçen gün çocukluk arkadaşımla bu konunun tartışması içine girdik. Beni fazla sert ve eleştirisel buldu ama görüyorum ki kaygılarımda çokta haksız değilim. Oğuz Atay’ın yakasını bıraksınlar artık dedim. Herkeste bir Tutunamayanlar sendromu. Tehlikeli Oyunlar’ı okuduğumda sene 1997, 21 yaşındaydım. O yaşta kitap beni öylesine etkilemişti ki; Tutunamayanlar’a başlamak için bir iki sene beklediğimi hatırlıyorum. Oğuz Atay’ı anlamaya çalışmak. 

Sonra Frida’mız var, çok şükür hepimiz resim sanatından en azından bir ismi bilir olduk. Tablolarından bahset desek anlatamayacak pek çok insan Dieoga’ya olan derin aşkını biliyor. Ona bile sadece zavallı aldatılmış, sakat kadın mantığıyla bakıldığına eminim. Bence Frida bizim ona acıdığımız kadar acımıyordu kendisine. 

Şimdilerde hazırlıklı olalım Proust fırtınası geliyor. Bu dönemin en çok izlenen dizilerinden birinde genç kızların aşık olduğu adam, güzeller güzeli kıza bu kitabı aldı. En çok satanlar listesinde Albertine Kayıp’ı görürsek şaşırmayalım. Lakin Proust okumaya cesaret edip, işin içinden çıkabilenler Albertine’nin bambaşka hikayesiyle karşılaşınca şaşıracaklar hatta hayal kırıklığına uğrayacaklar eminim.

Bazen bana neden okuduğun kitapları yazmıyorsun diyorlar, cevabı tam burda. Ben buna cesaret edecek kadar cahil değilim. Benim haddim değil. Arkadaşlarım arasında anladım, anlamadım, sevdim, sevmedim ya da şu çıkarımları yaptım diyebilirim ama sosyal bir mecrada insanların fikirlerini etkileyecek kadar derin bir anlatımda bulunacak yetiye sahip değilim. Her zaman için kendimi rezil etmektense bilmiyorum demenin güzelliğine sığınırım. Neticede bilmemek değil, öğrenmemek ayıp!

Sanırım magazin muhabiri olmanın bile bir inceliği, bir etiği vardır. Kavramların içini boşalttık, en kötüsü de herkes her işi yapar oldu. Eğitimi, insanların yaptıkları işleri küçümser olduk. Minyatür sanatçısıyım dediğimde “benim elimde ince işe yatkındır” cevabını almanın beni ne kadar öfkelendirip, üzdüğünü tahmin bile edemezsiniz. Neticede Osmanlı tarihimizi bile dizilerden öğrenmiş bir milletiz.

Modern olmayı dış görünüşümüzü değiştirerek gerçekleştireceğiz sandık. İşte popüler kültürün bize yaptığı şey.

İşte Andy Warhol’un bir gün herkes 15 dakikalığına meşhur olacak öngörüsü.

Rezil olmayacaksınız demedi bize. 

Umarım bir yerde silkelenip, kendimize geliriz. Korkunç kültürel bir erozyon yaşıyoruz. Çocuk yetiştirmeyi, çocuğumuza “en” kavramını empoze ederek diğer çocuklarla kıyaslamak sanıyoruz. Evlerimizin duvarlarına resim asmıyoruz; ruhsuz, konuşmayan duvarlara bakıyoruz çünkü orjinal bir resime verilecek parayı lüks ihtiyaçtan sayıyoruz ama kolumuza takıp elaleme gösterebildiğimiz bilmem kaç  euroluk çantaları ihtiyaç zannediyoruz. Duygusal boşluklarımız çoğalıyor. Bir gün kendi dehlizlerimizde kaybolacağız. 

Elbette istisnalar bu yazının dışındadır. Ben bütün umudumu o istisna insanlara yüklüyorum. Tanrı sizi popüler kültürden korusun.