Ekim 16

HAYAT SEN FARKINDA OLUNCA BAŞLAR

Doğruluğuna pek inandığım bir söz vardır “coğrafya kaderdir” diye. Ben onun yanına aileyi  de eklerim. Seçemediklerimiz ama yönümüzü belirlemede en çok etki edenlerimiz.

 

Çok az kişinin bildiği, belki de yeni nesilin duymadığı böyle bir şarkı var. Özet geçiyor aslında hayat hakkında. Herkesin temel meselelerinden biri. İstediklerimiz, yapmak zorunda olduklarımız, çevremizin ve sistemin bize dayattıkları arasında kendimiz olmaya çabası. Sistemin kölesi olmak istemiyoruz ama yaşamak zorundayız. Albert Camus’un dediği gibi kendimizi mutlu edecek şeylere vakit ayırabileceğimiz zamanı satın almak için paraya ihtiyaç duyuyoruz. Bu arada farketmeden çok fazla tüketiyoruz. Artık sistem her şeyin yerine rahatlıkla yenisini koyabileceğimizi dayatıyor bize. Fiziksel güzelliğe sahip değilsek, birçok yöntem sunuyor. Okumayı sevmiyorsak can alıcı satırları ve özetleri önümüze veriyor. Giyinmeyi bilmiyorsak bize danışmanlık yapacak insanlar veriyor. Yemek yapmayı bilmiyorsak her şey için üretilmiş aletleri ve soyulmuş, dilimlenmiş sebzeleri bile hazır olarak sokuyor hayatımıza. Before Sunset filminde kadın ve adam yürüyüp sohbet ederken geçen bir replikte kadın şöyle der: “İnsanların bir kaçamakları ya da tam bir ilişkileri oluyor, ayrılıyorlar ve unutuyorlar. Mısır gevreğinin markasını değiştirmişler gibi davranıyorlar”. Çok imkana sahip olduğunu düşündüğümüz, genişlettiğimizi sandığımız hayatlarımız içinde bir kafese tıkılıyor ve o kafeste egolarımızı, sahte özgüvenlerimizi büyütüyoruz. Çağa ait farkına varmadığımız bağımlılıklarımız var.

Peki kendimizi donatmak için ne kalıyor geriye, bize? Andy Warhol’un her ne kadar hastalıklı bir pislik olduğunu düşünsem de çok önceden öngördüklerine hayranlık duymamak mümkün değil. 

Geçmiş yazılarımdan birinde hep merak ettiğim o özgürlük duygusunun aslında içimizde olduğunu söylemiştim. Üzerinden üç sene geçti. Ben aslında daha kapalı biri oldum ama özgürlüğü aradığım yer değişmedi. Teyzem bana,  orta yaşlarda bir sürü kavrama bakışımın değişeceğini söylediğinde 18 yaşındaydım. Anlayamadım elbet. Daha az insan, daha çok huzur, daha rafine bir hayat istediğini o yaşlarda bilemiyorsun. Telefondan ve internetsiz bir ilk gençlik döneminden milenyum çağına geçmiş, her ikisini de yaşamış biri olarak şanslı mıyım artık emin değilim. Bu beni bazı anlamlarda daha gelenekçi, daha bağlı biri yapıyor. Sağlamlığına inandığım değerleri ne olursa olsun korumak istiyorum. 

“En başta zorunlu olan, yaşamdır: üslup yaşamalıdır. Üslup, her seferinde, senin kendinle ilgili bildirimde bulunmak istediğin çok belirgin bir kişi bakımından, sana, uygun olmalıdır.” 

Oruç Aruoba’nın bu cümleleri ile tanıştığımda henüz 17 yaşındaydım. Şimdilerde ise etrafımda çok fazla ses olduğunu farkettim. Bazen kendimi duymakta zorlanacak kadar, üslubumu  zaman zaman unutacak kadar. Hayatım boyunca kavgasız ve sessiz bir insan olmama rağmen öfke duygusuyla da tanıştığımı gördüm. Kendimi yalın, yalnız, ben olarak ifade edemediğimi. Bunun için kalbim kırılıyor ve belki de ben de kalp kırıyorum; üstelik sevdiğim insanlara karşı yaptığımı farkettiğimde ucu bana daha fazla dokunuyor. Ben etrafın ne dediğini takan değil de, sevdiklerinin ne hissettiğini önemseyen biriyim. Tekrar kendi iç sesimi duymak, kendi adalet duygumla baş başa kalmak, sevdiklerimi üzmemek ve üzülmemek için kendime daha kapalı bir hayat seçiyorum. Alışveriş yapmayacağım, kuaföre gitmeyeceğim, gerekmedikçe insanlarla diyalog kurmayacağım daha sessiz bir hayat. Çizmek istediklerim var; birikmiş fikirler, malzemeler, kağıtlar… Okunacak kitaplar var; susadığım kelimeler… İçimde hissettiğim bir aşk var; son nefesime kadar taşımak istediğim. Kedim var; daha çok oynayıp, vakit geçirmek istediğim…

Hayata bana verdiği her şey için şükrediyorum, her zaman, her aklıma geldiğinde. Ama samimiyetsiz toplantılarınızı, konuşmalarınızı, sadece birbirinizin bedenlerinize sahip olmak için yaşadığınız iğrenç ilişkilerinizi, popüler kültürün dayattığı kitaplarınızı, sırf daha çok para kazanmak için göründüğünüz biçimleri, maskelerinizi hepsini reddediyorum. 

Sahip olduğum her şey bana yetiyor. Daha fazla ihtiyaç duyduğum tek şey sadelik ve içimdeki aşkı yaşamak. Güldüğüm ve ağladığım her an’ın farkına varmak, hepsi için şükretmek. 

Kendim olarak ne istediğimi seçiyor ve öyle nefes almak istiyorum. Toplumun ya da ailemin beni onaylamasına ihtiyaç duymuyorum çünkü beni gerçekten sevenler yargılamadan her zaman yanımda olanlar olacaktır. Bana verdiğiniz her şey için, kattığınız her değer için teşekkür ederim.

Ben Esra, 40 yaşındayım. Hayatımda en çok ne istediğimi bildiğim noktadayım. Sahip olduklarımı en çok korumak istediğim yaşta. Hepsi için şükürler olsun. 

Bahadır Baruter "Mukadderat"
Bahadır Baruter “Mukadderat”

 


Etiketler:, , , , , , , , , , , ,
Copyright © 2014. All rights reserved.

Posted 16 Ekim 2016 by Esra Karaduman in category "Tüm Yazdıklarım", "Yaşam

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir