Mayıs 6

PENCERE

IMG_8632

İyileşme sürecinin en kötü tarafı hatırlamak. İnsan hafızasının ne kadar kuvvetli olduğunu farkedip, şaşırıyor. Her kelime, her anı çekmecelerden fırlıyor sanki. B12 eksikliğime şükrediyorum ve sanırım bu yüzden doktorun verdiği tahlili sürekli bile isteye ihmal ediyorum çünkü daha fazla hatırlamak, daha fazla ölmek gibi… Oysa ben toz bulutu olmak istiyorum.

Ama dün kesinlikle unutmak istemeyeceğim bir gün oldu. Acayip, şaşırtıcı, etkileyici… 

Oyun Atölyesi bayıldığım tiyatro sahnelerinden biri üstelik şu fani dünyada, üç günlük ömrümde 10 dakika bile olsa sahnesine çıkma ve selam verme şerefine erdiğim bir yer olmasından ötürü de benim için ayrıca anlamlı. Orada izlediğim her oyunu tüm bu anlamlar dışında objektif olarakta çok seviyorum. Her sezon çok seçilmiş, çok kaliteli oyunlar oluyor ve oyun takvimi oldukça dinamik. Bu sezon iki oyun izledim. İlki “Aşk Delisi”ydi. Evet kesinlikle ondan da bahsetmeliyim ama “Pencere” tekrar izlemek isteyeceğim nefis bir oyundu. Tadı damağımda kaldı diyebilirim.

Hemen oyun öncesine, yağmurlu Kadıköy sokaklarına küçük bir flasback yapacağım çünkü yağmurdan kaçmak için girdiğimiz ve tatlı bir keşif olan Akademi 1971 Kitabevi Kafe & Kütüphane’den bahsedeceğim. Kitabevi gezmeyi oldum olası fazlaca severim. İçeride uzun vakit geçirmeyi, dolayısıyla son zamanlarda kitabevlerinin içinde kafe olması konseptine bayılıyorum. Çayımı içerken kitapları koklamak, seçmek, bakmak bana huzur veriyor. İşte bu güzel mekanda bu duyguları tam olarak bulabiliyorsunuz. Kitap rafının önündeki küçük masada çay içerken -ki şiir rafının önünde olmam ayrıca bir keyifti- elimi bulutların içinde gezdirir gibi gezdirdim kitap sayfalarında ve elbet bir tane seçip aldım. Ondan okuyunca bahsederim. Yolunuz düşerse bu güzel yere uğrayın dedikten sonra ordan keyifle çıktığımı söyleyeceğim. İçimde tarifi olmayan enteresan bir duygu vardı. Bugün sıradan bir gün değildi. Emindim.

Oyunda yer olmadığından dolayı bilet alırken iki kişi önlü arkalı almak zorunda kaldık. Salondan girince öndeki koltuğa oturdum. Benim tatlı gevezeliğim ile dalga geçen arkadaşım, “tüh bak oyun kritiği yapamayacaksın” diye gülerken ardından insancıllığıma gönderme yaparak “sen bulursun yanında konuşacak birini” dedi. Güldüm. Güldük. Bu arada “yanımdaki bilet alanlar gelmese sen yanıma geçsen ne iyi olur” diye geçirdi içinden. Başka şey istesek olurmuş diyeceğimiz bir gündü.

İnsanlar yerlerine oturmaya başladılar, arkamda oturan arkadaşım ile sohbet edip önüme dönerken yanıma oturmaya hazırlanan kişi ile göz göze gelip içimden bir çığlık atmam, koltuktan kalkmam ve boynuna sarılmam bir anda oldu. Üniversiteden 15 yıldır görmediğim sınıf arkadaşım. Üstelik hayatımda alalede birisi de değil. Sürekli birbirimize gidip kaldığımız, ailelerimizi tanıdığımız. Hayat bazen ayrı düşürür, koparır. Şartlar öyle gerektirir fakat bir tiyatroda, koca salonda tam yanyana düşmemiz inanılır gibi değildi. Sanırım 10 dakika kadar birbirimize nasılsın? deyip şaşırdık, güldük, sevdik birbirimizi. Sen konuşacak birini bulursun diyen arkadaşım bu kadarını beklemiyordu tabi. Onun şaşkınlığı da benimkinden az değildi. Bu arada oyun başlayınca farkettim ki, full çeken salonda tek boş yer onun yanıydı. Yani bilet alanlar gelmemiş. Bir dilek daha boşa uçtu. İnsan ne istediğine dikkat etmeli. Bu hayatın beni ciddiye al deme biçimi gibi.

Gelelim oyuna, hala etkisindeyim ve yeniden izlemek istiyorum. 

Haluk Bilginer’in çevirdiği, Esra Bezen Bilgin ve Kürşat Demir ile oynadığı 2 perdelik, 130 dakika süren bu oyun Tom ve Kyra’nın ilişkilerinin bitmesinden 3 yıl sonra bir gece Tom’un ziyareti ile gerçekleşen yüzleşme. İlişki analizi…

Son derece farklı iki insanın birbirini anlama çabası ve aşk elbette.

Bir an Tom’un düz mantığına, Haluk Bilginer’in deyimiyle öküz tavırlarına vurulup ona hak verip; ne kadar sade aslında anlatmaya çalıştıkları diye düşünüp onun yanında dururken kendimi yine de Kyra’nın mücadelesinden uzak tutamadım. O kadar haklı sebepleri, o kadar insanca bir çabası vardı ki. Onlar ilişkiyi sorgularken duygularım pinpon topu gibi ikisi arasında gidip geldi. Kendimi ister istemez içsel bir sorgulamada buldum. 

Para ve idealler sorgulamasına da sokan oyun, harcamayı bilmediğiniz bir servetin önemi olmadığını ama diğer yandan idealleriniz peşinde koşarken kendinizi gereksiz yere yıpratmamanız gerektiğini de düşündürüyor. Tercihler, hayatımızı belirliyor. Kyra Tom’a aşık olduğu halde gitmesi gerektiğini düşünerek gittiyse de Tom bunu bir terkediş olarak algılıyor. Kyra’ya hak vermekte oldukça zorlanıyor. Kyra kendini Tom’a anlatamıyor, anlatamadığını düşünüyor. Çabalıyor. 

Aslında yasak bir aşktı Tom ve Kyra’nın ki ama bunu bir an bile düşünmeme sebebiniz hikayenin üçüncü şahsının orada olmaması ve onun ağzından tek bir duygu ve diyaloğun aktarılmaması olmasının yanı sıra Tom ve Kyra arasındaki o saf duygu akışı onların aşklarını her türlü temize çekiyor.

Kyra, Tom’un kravatını bağlayıp, elleriyle saçlarını düzeltirken parmaklarından geçen şefkati hissediyorsunuz. O koca gövdeli Tom’un bir an küçücük masum bir çocuğa dönüştüğünü görüyorsunuz. Kyra Tom’a “çünkü senin içinde huzur yok” dediği an, Tom kafasını kaldırıp Kyra’nın yüzüne bakamıyor, yüzüne çarpan gerçeği yutkunmaya çalışıyor ama insan yine de git demeye kıyamıyor.

Kader bazı insanları bağlar. Ayrı yerlerde, ayrı hayatlarda olsalar bile ruhlarını bağlar. Tom Kyra’yı “kendini adamayı bilmiyorsun” diye suçlarken Kyra’nın yüzünden bağlılık, aitlik okunuyordu oysa. “Gönderdiğim her mektupla, her satırla ben aşkımı, kendimi  sana adadım” dedi. Kyra hayatına devam ediyormuş gibi görünüyor. Küçük çevresi, berbat evi, kendini verdiği öğrencileri ile o kadar kararlı ve güçlü görünüyor ki, O Tom’dan daha güçlü görünüyor yine de yüzünün her satırı O’nu nasıl özlediğini söylüyor bize. Kyra içinde Tom’u taşıyarak, ondan bile habersiz severek yaşıyor aslında. 

Oyun belki bir sonuca bağlanmıyor ama biliyorsunuz ki onlar sonsuza dek birbirine ait ve aşık.

Ve Gamze Kuş’un bizi bir tiyatro sahnesinden çok bir odanın içinde gibi hissettiren, içine alan bir gerçeklikle kurulmuş dekoru. Ocakta kaynayan su, yemek, buzdolabındaki malzemeler, koltuğun kenarındaki ısıtıcı… 
Oyun atölyesinde izlediğim bütün oyunların dekorlarını çok iyi bulmama rağmen bunda başka bir gerçeklik vardı. Oldukça iyiydi. Elbette oyuncuların dekor içindeki doğal performansları da buna oldukça etkendi. Kyra’nın dolaptan bir bardak çekip alırken 3 senedir o evde yaşadığına inanıyorsunuz. 

Oyunculuklardan bahsedeceğim ama Haluk Bilginer için sanırım çok fazla birşey söylememe gerek yok. Sadece onu sahnede izlemeyi ne çok özlediğimi düşündüm. O bir usta, tartışmasız ama karşısında oynayan Esra Bezen Bilgin’i ilk defa izledim ve sanırım herkes gibi büyülendim. Ses tonu, oyunculuğundaki doğallık gerçekten sürükleyiciydi. Oynadığını bir an bile düşünmüyorsunuz, O yaşıyor. Haluk’un karşısına daha azı olmazdı derdirten cinsten. 

Diyalog üzerine kurulu bu oyunda replikler oldukça uzundu. Zaman zaman nasıl ezberlemişler diye düşünmeden edemedim ama öyle cümleler çarpıyor ki insana oyunu bir daha izlersem sanırım kesin elimde not almak için kağıt kalem olacak. Kendinizi, yaşanmışlıklarınızı, aşkınızı sorguluyorsunuz zaman zaman. O duygu, ilişki gerçekliğinin tadı sahneden iliklerinize geçiyor. 

Dün malum Hıdırellez gecesiydi ve bir an oyunun bir yerinde kendimi bir dilek tutarken buldum. Öyle bir duygu, öyle gerçek nüfus etti ki bana kocaman bir dua oldu dilimde. Bu kadar kendiliğinden, bu kadar akıcı olması bu acayip günün getirisiydi biliyorum. 

Oyun bitiminde kendimi tiyatronun yanındaki Kaset adlı mekana atıp hemen bir kadeh kırmızı şarap söyledim. Çantamdan kağıt ve kalemi çıkarıp, dileğimi hem çizdim, hem yazdım.

Bir gül ağacına adadım seni. 

O bir kadeh şarabı kendimden geçmek için değil, kendime gelmek için içtim. Öylesine sarhoştu içim. Öyle çok gürültü vardı ki kalbimde kendimi dinlemeyi bıraktım. Eve geldiğimde artık bir kadeh daha içmeme gerek olmadığını farkedip yüzümü yıkadım. İlk defa sürdüğüm bordo renkli ruju çıkardım ve kendimi en çok sevdiğim halime baktım. Olabildiğince şeffaf. 

Ve ben dün gece pencereleri açık bir rüya gördüm.