Haziran 15

AZ ÖTEDE YAŞA-1

Bir insan neden sanat okumayı ya da sanatçı olmayı ister?

Ben en iyi bildiğim yerden yani kendi hikayemden örnekleyerek aktarmaya çalışacağım çünkü başkalarının sebeplerini bilmiyorum ama kendi sebebim, iç güdüm, isteğim benim tüm hayatımı şekillendirdi.

 IMG_2727

Babam üniversitede ne okumayı düşünüyorsun diye sorduğunda 16 yaşındaydım. Matematikle ve sayılarla aram hiç iyi olmamıştı, ben okumayı öğrendiğim günden beri kelimelerin büyüsüne kapılmıştım. Düşünmeye başladım. Test kitaplarımın arasında şiir kitapları bulunduran bir çocuk olarak adını tam koyamasam da romanlarla, kitaplarla iç içe bir şey olsun istiyordum. Ama adını gerçekten hiç koyamıyordum. Meğer içimde oturtamamın asıl sebebi derinlerde başka bir tutkunun yatmasıymış. İlk ne zaman çizmeye başladım hatırlamıyorum ama ilkokul 5. sınıfta önümüze konan bir saksı çiçek ve yanındaki bir kaç objeyi bakanları şaşırtacak kadar iyi bir karakalemle çizdiğimi hatırlıyorum lâkin bunun bende bir yetenek olduğunu neden bilmem idrak edemedim. Benim için o kadar güdüsel ve normal bir şeydi ki, çiziyordum işte. Karalıyordum ve bunun bir okulu olduğundan bile habersizdim ta ki lisedeki resim öğretmenim çizimlerimi görene kadar. Tek bir soru sordu bana: “bunları bir yerden bakarak mı çiziyorsun yoksa hayalinden mi?” gayet normal “hayalimden” dedim. Bendeki en bol şeydi hayalgücü, en iyi dersimdi. Tenefüs aralarında sıranın altından kitabımı çıkarıp heyecanla okumak, yazan her tasviri gözümde çizmek okuldan bin kat zevkliydi. Böyle başladı benim serüvenim. Hocamın “güzel sanatlara gitmek ister misin?” sorusuyla değişti hayatım. Ve hiç durmadan bilinçli bir şekilde devam eden çizme hikayem başladı. Üniversiteyi kazanmak için matematik ya da fizik sorusu çözmeyecek olmamsa sevincimin bonusuydu. Sadece geçmem gereken bir öss sınavı vardı ve ben sosyali kuvvetli bir çocuktum. O kadar sakindim ki bunun ailede bir sinir yarattığını hatırlıyorum. Ben kazanacağımdan emin değildim, ben hayatımı çizerek geçireceğimden emindim. Sanırım bu sakinlik ne yapacağımı biliyor olmamdan geliyordu. Zaten mahalledeki herkes de değişik diyordu bana ya da farklı. İşte sanat okumam için en önemli temel sebebim de vardı. Herkesin giydiği şeyleri değil, herkesin okuduğu şeyleri değil, herkesin izlediği şeyleri değil başka bambaşka şeyleri seviyordum. Gece el ayak çekilince balkonda yere uzanıp radyomu açıp, yıldızları seyrederken kendimi sergi salonlarında hayal ediyordum.

Çizgilerimin yol aldığını.

Bu 16 yaş için muazzam bir rüyaydı.

Annemin ben 5-6 yaşlarındayken kurabiye hamurlarından formlar yapma isteğimi geri çevirmeyişi hatta onları pişirip, evdekilere yedirmesi; elim ilk tuttuğunda bebeklerime elbise dikmeme yardım etmesi, benim beceremediğim yerde kafamdakileri onun dikmesi işe yaramıştı. Ben güzel sanatların kapısından sanatçı olabilmek için girmiştim. Ailenin hatta sülalenin ilk güzel sanatlar okuyan değişik’iydim ben.

 

Önümde ardımda hiç bir örnek yoktu, bu çoğu zaman bir dezavantaj gibi geldi gözüme ama yolumu, tarzımı kendim belirlemem için muazzam bir fırsat olduğunu sonraları keşfettim. Şekillenmeye müsait tertemiz bir hamurdum.

 Peki ya farklı olmak, sanatçı olmanın şartı mıydı? Kaderi miydi? Neydi?

Üniversite 1. sınıfta ilk tasarım dersimizde boynunda fuları, tok sesiyle sınıfa girip “sevgili tasarımcı adayları” diye seslenen hocamıza bakınca anladım başka bir dünyanın kapısından girmiş olduğumu . Daha sonraları anlayacak ve bıkacaktım hayal ettiğim sergi salonlarının önemli bir simgesi olan o boyun fularından.

Farklı olmak zorunda hissetmedim kendimi, kendim olmak zorunda hissettim. Bu gideceğim en iyi yoldu. Şu da bir gerçek ki öğrenciliğini 90’larda geçirmiş biri olarak “it girl” kavramından uzak, cep telefonsuz ve internetsiz bir ortamda kendim olabilmek çok kolay ve rahat bir şeydi.

Mutlu bir öğrenciydim, erken yaşta ne yapmak istediğine karar vermiş, ilk atışta dereceyle bölümünü kazanmış, ailesiyle yaşayan keyifli bir öğrenciydim. O yaşta bunların hepsi gülmem için yeterli nedenlerdi sonra bir gün yemekhane kuyruğunda beklerken tanımadığım bir çocuğun “sen neden hep bu kadar mutlusun?” diye sormasıyla anladım sanatçının buhranlı bir kişiliği olması gerektiğini. Demek ki bir çok kız o yüzden hiç gülmüyor ve gözlerini hep simsiyah boyuyordu. Sanatçı olmak için fazla mutluydum.

Sanatçının bir derdi bir meselesi olmalıydı. Benimse hayattaki tek temel meselem aileme, bulunduğum yere ve etrafımdaki insanlara kendimi ait hissedemeyişimdi. Çok uzunca süre anlaşılmak çabasıyla debelensem de büyük bir evde oturmamızın hatta istediğimde kaçacak bir çatı katımızın olması kendimi izole etmemi sağlıyordu. Sokaklarda gözü olan bir çocuk değildim. Tek derdim oturup sürekli çizmek, okumak, dinlemek ve o sırada hayal dünyamı annemin “yemek hazır” çığlığının bölmemesiydi. Ve böylece 20’li yaşlarıma kendi evim ve hayatım olmalı düşüncesiyle girdim. Üretmek için dışarıdaki günlük kargaşadan uzak olmalıydım , bu kendimi duymamı engelliyordu. Oysa benim sürekli sabahlara kadar oturup müzik dinleyerek çizim yapmam sadece “değişik” olarak adlandırılmamı sağlıyordu. Üstelik tasarım derslerinde bakınca bir sürü kişinin hiç bir şeye benzetemediği renkli, çeşitli formlar çiziyorduk.

Üniversiteye gittiğimden emin olmak isteyen bazı eş dostların “okulun 4 senelik mi?” sorusuna zamanla alışır oldum. Resim yaptığımı hatta insan figürü çizebildiğimi duyan bazı tanıdıklarınsa “aaa beni de çizer misin?” sorusunu ise bünyem artık kendiğinden geri çevirir ve duymaz olmuştu. Evet sanırım gerçekten enteresan bir şey yapıyordum. Annemin anlamadığı halde çerçeveletip eve astığı yüzey tasarımı ödevlerim sadece annem olduğu için benimle gurur duyma çabasıydı. Aksi taktirde tanıdık evlerinde asılı olan bir kaç yağlıboya peyzajın ve mutlu ağaçların yanında benim yamuk renkli formlarımın ne anlamı olabilirdi?

Ah bir de mezun olunca ne olacağım sorusu vardı ki ailemde dahil çoğu kişinin dillendiremediği ama gönüllerinde resim öğretmeni olmam için gizli bir istek taşıdıkları.

Memuriyet hayat garantisiydi ne de olsa. Sanatçı ise yolu, izi belli olmayan bir berduş…

devam edecek…

yani keşke edebilsem…

etsem mi ki?…