Mart 18

(T)UZAK…

 IMG_1031

Yanımda otururken gözlerinin içine baktım, uzansam burnu burnuma değecek. Konuşurken nefes alıp verişini hissediyorum hatta çaktırmadan nefesini çekip içime dolduruyorum. Ciğerlerimde nefesinin geziniyor olduğu ihtimali beni nasıl da sevince boğuyor. İşte diyorum burda, yanımda, yakınımda… belki onunla olmak isteyen bir sürü insan varken şu anda nefesi benim ciğerlerimde geziniyor. Vücudumun dörtte üçündeki oksijenin minicik bir kabarcığını onun nefesi sağlıyor. Sevince bak. Hele bir de öpüşsek, sarılsak filan komple deniz olacak içim, berrak bir maviye boyanacağım hatta derinlik sarhoşluğundan başım dönecek. 

Böyle yakınız ya… 

Gözlerine bakıyorum, sorularımın cevapları, bana anlattığı herşey orada duruyor işte. Hepsine sevgiyle, gülümseyerek cevap verirken nefesi nefesime karışıyor. Soru işaretlerim buzlarından çözülüyor, ciğerlerim sevinçle doluyor. Tanışıyoruz ya kimsenin bildiği bir yakınlık değil sanki bu. 
En fazla nereye gidebilir diyorum. Bir kadeh şarap için mutfağa. 
Ah ne uzun mesafe. 

Salonla mutfak arasındaki on adım mesafe hangi çöl uzunluğunda, ben nefesine susuyorum. Sonra tekrar gelip oturuyor yanıma, o on adım kapanıyor ya aramızda, ayaklarım ayaklarına değiyor, dünyanın bütün mesafeleri bitiyor. Başım omzuna yerleşince dünyanın bütün kederlerinden kurtulup pembe nefis bir balon oluyor boynumun üstünde düşüncelerim. 
Ellerini tutuyorum sonra, parmakları benimkilere kenetlensin diye yaratılmamışsa eğer diyorum ah bu elleri nerelere sığdırabilirim? 
Gittiğinde bu öksüz başı bu yetim ellerin arasında tutabilirim. 
Dudakları var sonra; içtiğimiz şaraba tadını veren, başımı döndüren, uçurumun kıyılarından çeviren. Yakınlık sarhoşluğu bu. Aramızda hiç bir mesafenin kalmaması. 
O an ne söylese inanacağım tek an. 

Yakınlıktan. 

Sesi kulaklarıma öyle bir doluyor ki; binlerce kuş kanat çırpıyor gibi bir etki yaratıyor gövdemde. Sevinçten küçücük odada yer bulamıyorum da gözlerine tutunuyorum. An’da kalmak mümkün değil. Nasıl geçtiğini anlamadığım saatler sonrasında bir taksi geliyor. Ben bütün uzuvlarımla, nefesimle, ciğerlerimle, sesimle sarılıyorum verdiği bütün yakınlığa. “İyi bak” diyor. Bakacağım elbet. Ciğerlerimdeki nefesine, ellerimdeki sıcaklığına, gözlerimdeki hayaline… Ne verdiysen yakınlık adına hepsine iyi bakacağım. O sayede içinde kalacağım, içimde kalacaksın. Sonra cama çıkıyorum. Pencerenin ardından arabaya binişini seyrediyorum. El sallarken elleri hala parmaklarımda, gülümsemesi dudaklarımı öpüyor sanki… Uzaklaşan arabanın ardından koltukta bıraktığı ize, sıcaklığına koşuyorum. hala yakın… Fazla uzağa gitmiş olamaz. İçime bakıyorum. orda. Tam olması gerektiği yerde. Gülümsüyorum. Bir kaç kuş daha havalandırıyorum. Ciğerlerimdeki nefesi tutuyorum. Tekrar gelene kadar diyorum bütün nefesimi tutma şansım olsa… Düşüncelerimdeki yakınlığına sığınarak günlük rutine karışıyorum. 

 

 

Sonra bir sabah ansızın ciğerlerimdeki hava boşalmış, başım yönünü şaşırmış, ellerim çaresiz, gözlerim dört dönüyor etrafta. Tarifsiz bir sessizlik. Bütün kuşlar göç etmiş. Dünyanın en uzak yerine atılmış gibiyim. Bağırsam sesim gitmeyecek. Sesi de gelmiyor. Kulaklarım dikkat kesiliyor ama bir yakınlık duymuyorum. ne sağır edici bir sessizlik. susmaktan başka çarem kalmıyor. Sessizlik büyüyor, mesafeler tahminimden daha büyük bir hızla açılıyor. Sonra ansızın başımı koyduğum mor yastıktan sıçrayarak uyanıyorum.

Biri yanımda neyin oluyordu diyor? 

“en yakın düş’ümdü” diyorum.